|

Kanser haftası etkinlikleri hakkında bilgiler bu makalede yer almaktadır.Kanser belirtileri ile ilgili tüm açıklamaları ve kanser tedavisine yardımcı bitkisel ürünlerimizi görmek için tıklayınız...
Kanser tedavisinde kullanılan bitkilerden hazırlanmış % 100 Doğal ürünlerimizi görmek için buraya tıklayabilirsiniz...
1983 yılından beri Nisan ayının ilk haftasında, ülkemizin her tarafında
kanser konusundaki farkındalığı artırmak için Kanser Haftası
etkinlikleri düzenliyoruz. Bu yılki etkinlikler, kanaatimce büyük bir
önem taşıyor.
2003 yılı öncesinde kanser ile ilgili verilerimiz maalesef çok
yetersizdi. Sağlıkta Dönüşüm Programı’yla beraber bugün artık Dünya
Sağlık Örgütü tarafından kalitesi kabul edilen verilere sahibiz.
Verileri pasif olarak sonradan toplamak yerine toplum bazlı aktif bir
veri toplama sistemine geçmemizin bunda büyük rolü var. Tabii, bu çok
kolay bir iş değil. Bunun için eleman değiştirmek gerekiyor. Düzenli bir
sistematik oluşturmak gerekiyor. Bunu büyük ölçüde başarmış durumdayız.
Bu bahsettiğimiz hususun büyük bir önemi var. Neden? Çünkü Sağlıkta
Dönüşüm Programı ile son 6 ay içersinde Türkiyemizde sağlık konusunda
çok şey değişti. Artık Türkiye, hastalık yükü önemli ölçüde enfeksiyon
hastalıklarından oluşan bir ülke değil. Biz sıtmayla, tifoyla, çocukluk
çağında kızamıkla ve benzeri diğer hastalıklarla boğuşan bir ülke
değiliz. Bazı rakamlar vermek isterim: 2002 yılında kayıtlı tifo vakamız
25 bin iken 2008 yılında yalnızca 200 olmuştur. Yine Türkiyemizde her
2–3 yılda bir, her yıl 20–30 bin civarında kızamıklı çocukla
karşılaşırken geçtiğimiz yıl kızamıklı çocuk vaka sayımız 0’dır. Sadece 3
erişkin vakamız var. Bunlar da Irak’lı bir öğrencinin kendisini muayene
eden erişkin sağlık çalışanlarına bulaştırdığı vakalardır. Sıtma vaka
sayımız yine 10 binli rakamdan düşerek geçtiğimiz yıl 100’lü bir rakamda
kalmıştır. Bu örnekleri şunun için veriyorum. Türkiye’nin sağlık yükü,
hastalık yükü gerçekten önemli ölçüde değişiyor.
Beslenme eksiklikleri ile ilgili problemleri de büyük ölçüde yendik.
Artık çocuklarımızda D vitamini eksikliği çok nadir bir duruma geriledi.
Demir eksikliği aynı şekilde büyük ölçüde azaldı. Çocukluk çağı
yetersiz beslenmesi ile ilgili olarak da önemli bir mesafe almış
durumdayız. Hal böyle olunca bizim de hastalık yükümüz, tıpkı gelişmiş
ülkelerde olduğu gibi iki ana grupta toplanmış oluyor. Bunlardan birisi
kalp ve kalp damarları ile ilgili hastalıklar, diğeri de kanserler.
Öyle görülmektedir ki, önümüzdeki 15 yıl içerisinde, belki 30 yıl
içersinde bu iki ana konuda özellikle dikkatlerimizi yoğunlaştırmalıyız.
Yalnızca tedavi edici hizmetler açısından değil, koruyucu hizmetler
açısından da bu iki alanda dikkatlerimizi yoğunlaştırmalıyız.
Tabii, korunma derken de bunun iki boyutu var. Birincisi doğrudan Sağlık
Bakanlığı’nın üzerine düşen görevler veya diğer sağlık çalışanlarının,
sağlık sektörünün üzerine düşen görevler. Diğeri bireyin kendisinin
farkındalığının artırılması. Çünkü birey kendi yaşam biçimini
değiştirmedikçe, bu iki hastalık grubundan toplumu korumak mümkün değil.
Kuşkusuz bu son bahsettiğim hususta da Sağlık Bakanlığı’na ve sağlık
sektörüne büyük iş düşüyor. Batılıların sağlık promosyonu diye
nitelendirdiği, bizim Türkçeye sağlığın geliştirilmesi diye çevirdiğimiz
bir kavram var. Toplumu bilgilendirmek, insanları eğitmek gerekiyor.
Onlarda ciddi bir farkındalık oluşturmanız lazım. Her bir bireyde ve
kişinin yaşam biçimini de değiştirecek şekilde bir farkındalığın
oluşturulması lazım. Eğer bunları yapamazsak, biraz önce Kanser Savaş
Daire Başkanımın da ifade ettiği gibi, Türkiye’de kalp hastalıkları ile
birlikte kanser de artmaya devam edecek. Bunun anlamı erken yaşta
kaybedilmiş insanlardır. Bunun anlamı erken yaşlarda çocukları annesiz
babasız kalmış yavrulardır. O halde bu konu çok önemli bir konu,
gerçekten. Dolayısıyla bugün bu salona teşrif etmiş olan siz değerli
konuklar da bu meselenin önemini bütün Türkiye’ye anlatmak açısından
kanaatimce çok önemli aktörlersiniz. Bunu hepinizden bekliyoruz.
Biliyorsunuz yine Sağlıkta Dönüşüm Programımızda kanserin önlenmesi
konusunda, gerçekten dünyaya örnek olabilecek bir program çerçevesinde
tütün kontrolünü yürütüyoruz ülkemizde. Bu Tütün Kontrolü Programı’nın
hamisinin birinci derecede Başbakanımız olması işimizi çok
kolaylaştırdı, icraat açısından. Kuşkusuz Türkiye Büyük Millet
Meclisi’nin konunun arkasında durması son derece önemli olmuştur.
Enteresan bir birliktelik olarak Başbakanımız ile beraber 25 kişilik
kabinemizde sürekli tütün kullanan hiç kimsenin olmadığını ifade
edebilirim. Bu toplum açısından da çok önemlidir.
Türkiye Büyük Millet Meclisimizde sigara ile ilgili bir kanun yaptık ve
uygulamalara başladık. Bu hususta, bugün aramızda bulunan Sağlık
Komisyon Başkanımız Sayın Cevdet Erdöl’ün çok büyük emekleri oldu.
Huzurunuzda kendisine şükranlarımı ifade etmek isterim.
Türkiye Büyük Millet Meclisimizin Değerli Başkanı bugün aramızdalar, sağ
olsunlar. Çok büyük desteğini gördük biz, bu konuda. Gerçekten Türkiye
Büyük Millet Meclisi’nden milletvekillerimizin veya misafirlerinin
kapalı mekânlarda sigara içmemesi hususunda çok kararlı bir tavır
sergiledi ve bu tavır bence bütün kamu yöneticilerine ve Türkiye’ye
örnek teşkil etti.
Biliyorsunuz, 19 Temmuz’da uygulamalarımızın bir devamı olarak bütün
kapalı mekânlarda sigara içilmesi artık kısıtlanmış olacak. Biz yasak
kelimesini çok sevmiyoruz. Çünkü bu kısıtlamalar herkesin hayrına olan
işler. Sigarayı içen kişinin de hayrına. Özellikle de yanında, sigara
içmeyen kişilerin hayrına.
Şu anda “sigara lobisi” –tırnak içersinde kısaca böyle ifade edeyim- 19
Temmuz’dan sonra veya 19 Temmuz’da bir ertelemenin olması hususunda
belli lobi çalışmaları yapıyor. Ama daha önce de ifade ettim ve çok net
olarak da ifade etmeliyim ki, bu hususta Hükümetimiz ve Bakanlığımız çok
kararlıdır. Kanunda ne ortaya koymuşsak 19 Temmuz’da bunun
uygulamalarına başlayacağız.
Zaten biliyorsunuz yalnızca müstakil kahvehaneler, lokantalar, işte
diğer eğlence yerleri bu kabil yerlerde kısıtlama başlamış değil. Bunun
dışında bütün kamu binalarında, iş merkezlerinde, kapalı mekânlarda,
toplu taşıma araçlarında, ticari taksilerde vb. yerlerde kısıtlama
başlamıştı. Biz buna “Temiz Hava Projesi” diyoruz. “Havamızı koruyalım”
diyoruz ve kuşkusuz bu kadar büyük başarının kısa sürede ortaya
konuluşunda halkımızın bu meselenin arkasında durması çok önemli bir rol
oynamıştır. Türk halkı bu konuyu mükemmel bir biçimde algıladı ve
bazılarının beklentisinin aksine, tepki koymak yerine kanuna da,
uygulamalara da büyük ölçüde sahip çıktı. İşimizi asıl kolaylaştıran
budur. Yaptığımız anketler, uygulamanın halkın büyük bir ekseriyeti
tarafından kabul gördüğünü, desteklendiğini, hatta sigara içenler
tarafından da büyük ölçüde desteklendiğini ifade ediyor, gösteriyor.
Türkiye’de kanser taramaları konusunda önemli mesafeler aldık. Kısaca
KETEM dediğimiz Kanser Tarama Erken Teşhis ve Eğitim Merkezlerini bugün
bütün illerde açmış durumdayız. Özellikle meme kanseri, kolon kanserleri
ve rahim ağzı kanserleri açısından bu taramaları önümüzdeki yıllarda da
yaygınlaştıracağız. Kanser taramalarını geri ödeme programına aldık. Ne
demek: yani sigorta kurumları artık bu taramalar için de para
ödüyorlar. Bu da çok önemliydi. Kanser teşhisi almış vatandaşlarımızın,
özel hastaneler dâhil tamamen ücretsiz tedavi edilmesini sağlayacak
kararlar aldık, Hükümet olarak. SGK, özel hastanelerden vatandaşlar için
sağlık hizmeti alırken, kanser konusunda ilave bir ücret alınmaması
konusunu şart koştu. Bunu da çok önemsiyoruz.
Biraz önce yine bahsedildi, bir dünya kongresi, “Kansere Karşı Kıtaların
Birleşimi Kongresi”ni İstanbul’da, 2010 yılında yapacağız. Bunu da
ülkemiz açısından çok önemsiyoruz.
Dünya Sağlık Teşkilatı tarafından yayınlanan 2008 Kanser Raporu’nda
Türkiye, kanser kontrol stratejisi açısından “örnek ülke” olarak
belirlenmiştir. Bütün bu başarıların sebebi, değerli misafirler, değerli
dostlar, Sağlıkta Dönüşüm Programı ile artık kanser kontrolünün gerek
farkındalığın artırılması, gerek taramalar, gerekse tedaviler açısından
bir devlet politikası haline getirilmiş olmasıdır. Çalışmalarımıza
önümüzdeki yıllarda da hız vereceğiz. Özellikle insan kaynaklarını
artırmamız gerekiyor. Bu hususta karalılığımız tamam, stratejimiz tamam
ama insan kaynaklarının sayısını mutlaka artırmalıyız.
Kanserde palyatif bakım dediğimiz yani kanserli kişinin konforunu
sağlayacak çalışmalar ülkemizde üzülerek ifade etmeliyim ki, geçmiş
yıllarda hep yetersiz kalmıştır. Bu anlamda da şimdi palyatif bakım
merkezleri de açmak üzere bir teşebbüs içindeyiz. Bu konuda Dünya Sağlık
Örgütü ile eğitimlere başlıyoruz. Bunları da önümüzdeki günlerde
yaygınlaştıracağız.
Kanser yükünün, bütün tedbirlere rağmen azalmayacağını biliyoruz. Bütün
maksadımız, yükün artmaması ve artışın azalmasıdır. Dolayısıyla tedavi
edeceğimiz insan sayısının artacağını da biliyoruz. Bunun için bütün
Türkiye’de Sağlık Bakanlığı’na bağlı onkoloji merkezleri kuruyoruz.
Bunlardan ikisini de Ankara’da iki büyük kampüste oluşturacağız.
Evet, bu hafta, kanser farkındalığını artırmak için önemli bir fırsat.
Tekrar ifade etmek istiyorum. Hepinizden, bu salondaki değerli
misafirlerimizin hepsinden halkımız adına sizlerden destek bekliyoruz.
Biliyorsunuz, bu iş yalnızca Sağlık Bakanlığı tarafından yapılamaz.
Sektörel işbirliği şart. Üniversitelerimiz, sivil toplumumuz, diğer
devlet kurumları bu gün bizleri şereflendirdikleri gibi Türkiye Büyük
Millet Meclisi’nin desteği ve kuşkusuz değerli basınımızın desteği.
Farkındalığın artırılması konusunda televizyonların, özellikle
televizyonların tabii ki yazılı basının da büyük bir katkısı olduğunu
biliyoruz.
Hatırlarsınız, Türkiye’de büyük bir tartışma vardı, Çernobil ile
alakalı. Çernobil acaba neye, ne kadar yol açtı diye. Şimdi geçmiş
yıllarda yaptığımız çalışmalardan biliyoruz ki çok önemli bir etkisi
olmadı ama o çalışmalardan biz bir şey öğrendik: Türk halkının kanserle
ilgili bilgisinin büyük bir kısmı televizyonlardan geliyor. Sorduğunuz
zaman, “Nereden bilgilendiniz?” diye; “Televizyondan bilgilendim”
cevabını alıyorsunuz. O zaman bu bilgilenmenin doğru olması çok önemli,
farkındalığın bu hususta geliştirilmesi çok önemli.
|
|