Ramazan oruç 2011 hakkında bilmek istedikleriniz ve daha fazlası için aşşağıdaki makaleye bakabilirsiniz..
Farz olan orucun
vakti, Ramazan ayının günleridir. Oruç ay takvimine göre tutulur.
Bilindiği gibi kameri aylar güneş takvimindeki aylara göre on gün önce
gelir.
2011 yılında Türkiyede oruç; 1 Ağustos - 29 Ağustos tarihleri arasında tutulacaktır.29 Ağustos arefe günüdür..
Böylece Ramazan orucuna her yıl on gün erken başlandığından Ramazan ayı
yaklaşık 33 yılda sıra ile yılın bütün mevsimlerini dolaşmış ve oruç
tutacağımız zamanlar da değişmiş olur. Bu durum, müslümanın değişik
mevsimlerde oruç tutmasını ve dolayısıyla her mevsimin zorluklarına
kendini alıştırmasını ve yoksulların çeşitli mevsim şartlarında
çektikleri sıkıntıları anlamasını sağlar.
Bilindiği gibi dünya üzerinde bölgeler arasında önemli farklar vardır.
Meselâ; Kuzey yarım kürede kış iken güney yarım kürede yaz hüküm
sürmektedir. Eğer oruç, güneş takvimine göre belirli bir mevsimde
tutulsaydı, bazı bölgelerdeki müslümanlar ömür boyu soğuk mevsimde oruç
tutarken bazıları daima sıcak günlerde tutacak, aynı şekilde
müslümanların bir kısmı daima uzun günlerde oruç tutarken, bir kısmı da
kısa günlerde tutmuş olacaktı. Böylece bazı müslümanlar orucu her zaman
kolaylıkla tuttuğu halde bazıları da daima güçlük içinde tutmak zorunda
kalacaktı.
Orucun, yılın bütün mevsimlerini sıra ile dolaşan kameri bir ayda (Ramazanda) tutulması ile bu sakıncalar ortadan kalkmıştır.
HİLÂLİN GÖRÜLMESİ
Kamerî aylar, adından anlaşıldığı gibi başlangıcı ve bitişi ayın
hareketlerine göre belirlenen aylardır. Ramazan orucu, ramazan ayında
tutulduğundan ve ramazan ayı da ay takvimine göre her sene
değiştiğinden, oruca başlayabilmek için öncelikle, ramazan ayının
başladığını tesbit etmek gerekmektedir. Peygamberimiz "Hilâli (ramazan
hilâli) görünce oruca başlayınız ve hilâli (şevval hilâli) görünce
bayram ediniz. Hava bulutlu olursa içinde bulunduğunuz ayı otuza
tamamlayınız" buyurmuştur (Buhârî, “Savm”, 5, 11; Müslim, “Sıyâm”, 3-4,
7-10). Bir başka hadiste de "Hilâli görmedikçe başlamayınız, hilâli
görmedikçe bayram etmeyiniz. Hava bulutlu olur da hilâli göremeyecek
olursanız, ayı otuza tamamlayın" (Buhârî, “Savm”, 11) buyurulmuştur.
Bunun için şâban ayının 29. gününden itibaren hilâli görme araştırmaları
yapmak gerekmiştir. Aynı şekilde, ramazan ayının çıkıp şevval ayının
girdiğini anlamak, dolayısıyla bayram günü oruç tutmuş olmamak için bu
defa ramazanın 29. gününden itibaren hilâl gözetlenir ve görülmeye
çalışılır. Şâban ayının yirmi dokuzunda hava bulutlu olur da ay
görülemezse, kamerî aylar bazan 29 bazan 30 çektiğinden,
Peygamberimiz’in direktifi doğrultusunda şâban ayının otuz çektiği
farzedilerek ona göre davranmak gerekir.
Bir hadislerinde Peygamberimiz "Biz ümmî bir toplumuz; hesap ve okuma
yazma bilmeyiz. Şunu biliriz ki ay, ya 29 ya 30'dur" (Buhârî, “Savm”,
11,13; Müslim, “Sıyâm”, 15; Ebû Dâvûd, “Savm”, 4) buyurmuştur.
Rivayet edildiğine göre Peygamberimiz hilâli gördüğü vakit ramazanın bereketli ve huzurlu geçmesi için dua ederdi.
a) Hilâlin Görülme Vakti
Hem güneş battıktan sonra daha kolay görüleceği, hem de hesabın
netleşeceği düşüncesinden dolayı âlimlerin büyük çoğunluğu hilâlin
gündüz değil, güneş battıktan sonra görülmesine itibar edileceğini
söylemişlerdir. Ebû Hanîfe, İmam Muhammed, bir sonraki geceye ait olma
ihtimalinden dolayı, zeval vaktinden önce veya sonra olmasına
bakmaksızın, gündüzün görülen hilâl ile ramazan orucuna başlanamayacağı
gibi ramazan orucunun bittiğine de hükmedilemeyeceği görüşündedir. Diğer
mezheplerin görüşü de bu yöndedir. Ebû Yûsuf ise zevalden sonra
görülecek hilâli sonraki geceye; zevalden önce görülecek hilâli ise, iki
gecelik olmayan hilâlin zevalden önce görülemeyeceğine ilişkin cârî
tecrübî bilgiye dayanarak, önceki geceye ait saymıştır.
b) Rü'yet-i Hilâl Meselesi
Rü'yet-i hilâl (hilâlin görülmesi) meselesi öteden beri üzerinde durulan
ve sonu gelmeyen tartışmalara yol açan bir konudur. Tartışmanın esası
şudur: Ramazan hilâlinin görülmesinde baş gözüyle görmeye mi itibar
edilecektir, yoksa bu hususta astronomik hesaplara dayanmak câiz midir?
Hilâlin, güneş battıktan sonra görülmesi, kamerî takvime göre içinde
bulunulan ayın sonunu, bir sonraki ayın başlangıcını gösterir. Hilâl ilk
doğduğunda çok ince olduğu ve çok kısa bir süre sonra kaybolduğu için,
ilk günün hilâlini görmek büyük bir dikkat ve tecrübeyi gerektirir. O
anda hafif bir sis bulunması durumunda hilâlin görülmesi mümkün olmaz.
Bunun için Peygamberimiz bu gibi durumlarda içinde bulunulan ayı, otuz
güne tamamlamayı emretmiştir.
Dünyanın yuvarlak olması sebebiyle hilâlin bir yerde görülürken başka
yerde görülmemesi mümkündür. Buna "ihtilâf-ı metâli‘" yani ayın doğuş
yer ve vakitlerinin değişmesi denilir. Oruca başlarken, ihtilâf-ı
metâlie itibar edilip edilmeyeceği hususunda Şâfiîler, ihtilâf-ı metâlie
itibar edileceğini, dolayısıyla bir yerde görülen hilâlin oraya uzak
yerler için geçerli olmayacağını söylemişlerdir. Şâfiîler’in bu konuda
sağlam dayanakları bulunmamaktadır. Onlar ihtilâf-ı metâliin oruca
başlamada dikkate alınmasını, güneşin hareketlerinin namaz vakitlerinin
belirlemesinde dikkate alınmasına benzetmişlerdir: Namaz vakitleri
belirlenirken nasıl güneşin hareketleri esas alınıyor ve meselâ akşam
namazı her bölgede aynı anda kılınmıyor ise, oruca başlama vakti de
böyle olabilir. Fakat bu oldukça isabetsiz bir benzetmedir. Çünkü; ayın
bir aylık hareketi, güneşin bir günlük hareketine benzetilmektedir.
İkincisi ihtilâf-ı metâli‘ dikkate alınacak olsa bile bu en fazla bir,
çok istisnaî durumlarda iki günlük fark ortaya çıkaracaktır. Nitekim
astronomik verilere göre ayın ilk kez görüldüğü yerle, buraya en uzak
yerdeki görülüşü arasındaki süre farkı dokuz saatten ibarettir. Halbuki
güneşin hareketinde, belki de her anına göre yüzlerce farklı anlarda,
belki farklı bölgelerde günün her anında namaz kılınmış olmaktadır.
Ulaşım ve iletişim imkânlarının son derece yavaş ve yetersiz olduğu
dönemlerde, ihtilâf-ı metâliin dikkate alınması anlaşılabilir, izah
edilebilir ve savunulabilir bir durum olsa bile iletişim imkânlarının
son derece süratli olduğu günümüzde, böyle bir görüşün savunulması
imkânsızdır. Kaldı ki, fakihlerin büyük çoğunluğu, ilk dönemlerden beri,
ihtilâf-ı metâlie itibar edilmeyeceğini, bir yerde görülen hilâlin
diğer yerler için de geçerli olacağını söylemişlerdir. Bu görüş,
savunanlarının ve delillerinin güçlülüğü bir yana, bütün müslümanların
aynı zamanda oruç tutmaları ve aynı zamanda bayram etmeleri sonucunu
doğurduğu ve zâhiren de olsa bir birlik sağladığı için bile daha
isabetli sayılmaya lâyıktır.
Asıl tartışma astronomi ilminin verilerine göre hareket edilip
edilmeyeceği noktasında toplanmaktadır. Bu konuda, astronomi ilminin
verilerine itibar edilmeyeceğini savunanların argümanları oldukça zayıf
görünmektedir. Bir kere, Peygamberimiz "Hilâli görünce oruç tutun..."
dediğine göre, aslolan hilâlin görülmesidir; görmenin nasıl olduğu
değil. Hadiste geçen rü'yet kelimesinin “baş gözüyle görmek” anlamına
geldiğini iddia etmek ise bir zorlamadır; çünkü o kelimenin klasik
Arapça'da anlamak, bilmek gibi anlamları vardır. Öte yandan, astronomik
verilere itibar edilmeyişi, Peygamberimiz’in yukarıda geçen "Biz ümmî
bir toplumuz, hesap, okuma yazma bilmeyiz" sözüne dayandırılıyorsa, bu
takdirde, müslümanlar ne kadar cahil kalırlarsa o kadar iyi müslüman
olurlar gibi bir anlam çıkarılması kaçınılmaz olur. Esasen
Peygamberimiz’in bu sözü, o toplumun bilgi ve tecrübe birikiminin ince
hesaplar yapmaya yetmeyeceğini, fakat bu işin özünde hesap meselesi
olduğunu da göstermiş olmaktadır.
Hz. Peygamber tarafından hilâlin çıplak gözle görülmesi gibi bir ölçünün
getirilmiş olması, bu yöntemin kameri ayın başlangıç ve bitişini
belirlemede yegâne yol olduğunu belirlemek için değil, belki de öteden
beri kullanılagelen mûtat yol, her türlü şartta ve imkânsızlık içinde
uygulanabilir bir yöntem olması sebebiyledir. İbadetlerin ifasında
kolaylık esastır. İslâm'daki bütün ibadetlerin ortak özelliği, sade,
kolay anlaşılır ve kolay tatbik edilebilir olmasıdır. Bu bakımdan
İslâm'daki ibadetler, hiçbir uzmanlık ve bilim dalının gelişmediği
toplumlarda bile, tarihte görüldüğü gibi, en sıradan insanlar tarafından
bile kolaylıkla yerine getirilebilir. Sabah namazı kılacak olan kişi,
kafasını uzatıp doğu tarafına baktığı zaman, güneşin doğup doğmadığını
görebilir. Ama işin özü itibariyle yalın ve kolay olması, hiçbir zaman,
bilimsel verilerin ve gelişmelerin dikkate alınmaması gerektiği anlamına
çekilemez. Tam tersine bilimsel gelişmelerden, her konuda olduğu gibi,
ibadetler konusunda da yararlanmak gerekir.
Günümüzde astronomi ilmi oldukça gelişmiş, ayın ve güneşin
hareketlerinin hassas bir şekilde tesbiti mümkün hale gelmiştir. Artık
ince astronomik hesaplar sayesinde, gelecek birkaç yıllık namaz
vakitlerini gösteren takvimler bile hazırlanabilmektedir. Astronomik
hesap, ayın çıplak gözle görülebilir olmasını esas aldığına göre, en
doğrusu bu esasa göre hazırlanan takvimlere göre hareket etmektir. Bu
konuda dünya müslümanları arasında devletler düzeyinde bir görüş
birliğine varılıp, her yıl müslümanların lâhûtî bir atmosfere girmeye
hazırlandıkları ramazan ayında onları tereddüte düşüren ve ibadet
şevklerini kıran rü'yet-i hilâl tartışmasına bir son verilmesi günümüz
müslümanlarının ortak dileğidir. Bu suretle, hiç değilse oruç ve bayram
münasebetiyle bir birlik ve beraberlik içinde olunmuş, ideolojik
söylemler için istismar edilen bir konu olmasının önüne geçilmiş, İslâm
ülkelerinin anlamsız bir rekabet ve gruplaşma içine girmesi de önlenmiş
olur.
Klasik dönem fakihleri de, rüyet-i hilâl tartışmasını kesmek maksadıyla,
kamu otoritesinin (hâkim) bu konudaki kararını herkes için bağlayıcı
kabul etmişlerdir. Ülkemizde, her yıl yaşanan anlamsız ve lüzumsuz
tartışmalara son vermek için, bu alanda kamu otoritesi sayılan Diyanet
İşleri Başkanlığı'nın astronomik veriler esas alınarak kabul ve ilân
ettiği takvime uyulması en doğrusudur. Bu suretle müslümanlar arasında
gereksiz yere oluşturulan gerginlik ve soğukluk ortadan kalkacak ve
bayramın bütün ülkede aynı günde yapılmış olması, birlik ve beraberlik
ruhunun kuvvetlenmesine katkıda bulunacaktır. Bununla birlikte,
astronomik hesapla tatmin olmayıp hilâlin gözle görülmesi gerektiğini
düşünenler, meseleyi tabii mecraından saptırmamak ve fitneye sebep
olmamak şartıyla sadece kendi nefislerinde gözle görmeyi esas alarak
davranabilirler. Unutmamalı ki müslümanlar arasında fitneye sebep veya
alet olmak büyük günahtır. Kur'an diliyle ifade etmek gerekirse,"Fitne,
savaştan (öldürmekten) bile kötüdür" (el-Bakara 2/191, 217).
Ramazan ayında takviye olarak kullanacağınız %100 bitkisel ürünleri görmek için tıklayın..