Oruç keffareti hakkında bilmek istedikleriniz ve daha fazlası için aşşağıdaki makaleye bakabilirsiniz...
Kazâ ve Kefâreti Gerektiren Durumlar
Orucu bozup hem kazâ hem de kefâreti gerektiren durumların başında
rama-zan günü oruçlu iken yapılan cinsel ilişki gelmektedir. Zaten
Peygamberimiz oruç kefâreti hükmünü, o zaman vuku bulan böyle bir cinsel
ilişki olayı üzerine ver-miştir. Oruç kefâreti konusunda eldeki tek
örnek ve delil de budur. Bu bakımdan bütün fıkıh mezhepleri, ramazan
günü oruçlu iken bilerek ve isteyerek normal cinsel ilişkide bulunmanın,
hem kazâ ve hem de kefâreti gerektireceği konusunda görüş birliği
etmişlerdir. Bir şey yiyip içmenin kefâreti gerektirip gerektirmediği
konusu ise mezhepler arasında tartışmalıdır. Hanefîler, bilerek ve
isteyerek bir gıda veya gıda özelliği taşıyan her türlü maddeyi almayı
da bu hükme kıyas ederek, bu durumda da hem kazâ hem de kefâret
gerekeceğini söylemişlerdir.
Peygamberimiz zamanında cereyan eden ve oruç kefâretinin gerekçesi olan olay şudur:
Bir adam "Mahvoldum" diyerek Peygamberimiz'e gelmiş ve ramazanın
gündüzünde eşiyle cinsel ilişkide bulunduğunu söylemiş, bunun üzerine
Peygamberimiz;
- Köle âzat etme imkânın var mı?
- Hayır, yok.
- Peş peşe iki ay oruç tutabilir misin?
- Hayır. Bu iş de zaten sabredemediğim için başıma geldi.
- Altmış fakiri doyuracak malî imkânın var mı ?
- Hayır.
Bu sırada Peygamberimiz'e bir sepet hurma getirildi. Peygamber bu
hurmayı adama vererek yoksullara dağıtmasını söyledi. Adam "Bizden daha
muhtaç kimse mi var?" deyince Peygamberimiz gülümseyerek "Al git,
bunları ailene yedir" diyerek adamı gönderdi (Buhârî, "Savm", 30;
Müslim, "Sıyâm", 81; Ebû Dâvûd, "Savm", 37).
Bilerek ve isteyerek kaçınılması gereken üç şey (yeme, içme, cinsel
birleşme) dışında bir sebeple orucun bozulması durumunda kefâret
gerekmeyip sadece kazâ gerekir.
b) Sadece Kazâyı Gerektiren Durumlar
Oruç yasaklarının başında yeme ve içme geldiğini, oruçlunun kasten yiyip
içmesinin kazâ ve kefâreti gerektirdiğini biliyoruz. Buna ilâve olarak
Hanefî fakihleri, beslenme amacı ve anlamı taşımayan ve esasen yenilip
içilmesi mûtat (normal, alışılmış) olmadığı gibi insan tabiatının
meyletmediği şeylerin yenilip içilmesi durumunda da orucun bozulacağını,
fakat bunun kefâreti gerektirmeyeceğini söylemişlerdir. Çiğ pirinç, çiğ
hamur, un, ham meyve yemek veya fındık, badem ve cevizi kabuğuyla
yutmak böyledir. Bunlar yiyecek maddesi olmakla birlikte, bunların bu
şekilde yenilmesi normal değildir ve hem de bunlar bu halleriyle insanın
iştah duyacağı ve yemek isteyeceği şeyler değildir. Fakihler, şehvetin
normal cinsel birleşme dışında tatmin edilmesinin de aynı kapsamda
değerlendirileceğini belirtmişlerdir.
Fakihler ağza giren yağmur, kar veya doluyu isteyerek yutmayı, su içme
kapsamında değerlendirerek orucu bozacağını; fakat, kişinin kastı
olmaksızın boğaza inen yağmur, kar ve dolunun orucu bozmayacağını
söylemişlerdir.
Kusma, kasten yapılmadığı durumlarda orucu bozmaz. Kasten yapıldığında ise, sadece ağız dolusu olması halinde bozar.
Baştan beri ortaya koymaya çalışılan oruç tutma esprisi ve orucun anlam
ve amacıyla pek bağdaşmayan muhtemel bütün davranışları ve olayları tek
tek sıralamak mümkün olmadığı için bu konuda şöyle bir açıklama getirmek
doğru olur: Orucun anlamı, Allah rızâsı için, gerek beslenme gerekse
tat ve keyif alma kasıt ve arzusu içeren yiyip içme ve cinsel ilişkiden
uzak durmak, özetle nefsi iştah ve şehvet duyduğu şeylerden mahrum
etmektir. Bu yasağın ihlâli sayılan her davranış orucun mâna ve gayesine
aykırıdır. Yeme, içme ve cinsel ilişki sayılan her davranış orucu
bozar, kazâ edilmesini gerektirir. Kasıtlı olarak yapılırsa hem kazâ hem
kefâret gerekir.
Bayılma ve delirmenin orucu bozan şeylerden sayılması, esasen oruç
yasaklarının ihlâli ile ilgili olmayıp, bütün mükellefiyetlerde ön şart
olan bilinçlilik halinin geçici veya sürekli olarak yitirilmesi ile
ilgilidir. Bu halin kapladığı günlerin kazâ edilmesinin istenmeyişi de
aynı sebebe bağlıdır.
Unutarak bir şey yemek ve içmekle oruç bozulmaz. Peygamberimiz oruçlu
olduğunu unutarak yiyip içenlerin oruca devam etmelerini, onları
Allah'ın yedirip içirdiğini söylemiştir (Buhârî, "Savm", 26; Müslim,
"Sıyâm", 17). Fakat yanlışlıkla (hata) yiyip içmek bundan farklı olup
Hanefîler'e göre orucu bozar. Meselâ; bir kimse oruçlu olduğunun
farkında olduğu halde kasıtsız olarak yanlışlıkla bir şey yese veya
içse, diyelim ki abdest alırken ağzına aldığı sudan yutsa veya denizde
yüzerken su yutsa orucu bozulur ve kazâ lâzım gelir.
Şâfiîler orucu bozma kastı bulunmadığı için yanlışlıkla bir şey yiyip
içmenin orucu bozmayacağını söylerken, Mâlikîler orucun anlamının
(imsak) ortadan kalkmış olduğu gerekçesiyle, ister unutma isterse
yanlışlık sonucu olsun, bir şey yiyip içmekle orucun bozulacağını
söylemişlerdir.
Sabah vaktinin girip girmediği konusunda şüphesi bulunan kimse yiyip
içmeye devam ederken o esnada ikinci fecrin doğmuş olduğu ortaya çıksa
oruç bozulur ve kazâ etmesi gerekir, kefâret gerekmez. Ayný þekilde
güneşin battığını zannederek iftar ederken güneşin henüz batmadığı
anlaşılsa yine kazâ gerekir. Hanefî mezhebinde aðýrlýklý görüþ böyledir.
Ancak, bu durumda kefaretin gerekeceðini söyleyenler de vardýr. Zira
kişi, her iki durumda da zannı ile hareket etmiş ve yanıldığı ortaya
çıkmış ise de zanların kuvvet derecesi aynı değildir. Birinci durumdaki
zan güçlüdür; çünkü aslolan gecenin devam ediyor olmasıdır. İkinci
durumdaki zan ise, bunun tersine zayıftır; çünkü aslolan gündüzün devam
ediyor olmasıdır. Bu bakımdan güneşin batıp batmadığından şüphe eden
kimse hemen iftar etmemeli, durumun netleşmesini beklemelidir. İmsak ve
iftar vakitlerini gösteren bir takvim ve saatin bulunmadığı durumlarda
kişi, kendi bilgi ve tecrübesiyle ictihad ederek ona göre davranır.
Unutarak yiyip içtikten sonra orucunun bozulmuş olduğu zannıyla veya
gece niyetlenemeyip gündüz niyetlendikten sonra, gündüz yapılan bu
niyetin niyet sayılmayacağı zannıyla günün geri kalan kısmında bilerek
bir şey yiyip içmek veya cinsel ilişkide bulunmak orucu bozar.
Orucu bozacak fakat kefâreti de gerektirmeyecek bir davranıştan sonra,
kişinin yiyip içmeye başlaması halinde, kural olarak kefâretin
gerekmeyeceği belirtilmişse de, burada aslolan kişinin oruç tutma veya
bozma konusundaki gerçek niyetidir. Amellerin niyetlere göre olduğu
şeklindeki genel dinî ilkenin anlamı da budur.
Bir şey yiyor veya içiyorken imsak vaktinin girdiğini anlayan kimse
derhal yemeyi ve içmeyi bırakmalıdır. Bile bile yemeye veya içmeye devam
etmesi halinde Hanefî imamlara göre bu kişiye kefâret gerekir.
Ramazandan bir gün veya daha fazla oruç tutmayan kimselerin, bunları
kazâ etmeleri gerektiğinde görüş birliği vardır. Tutmama hastalık,
yolculuk, hayız, nifas ve benzeri özürler sebebiyle, yahut kasten veya
yanılarak niyeti terketmek suretiyle olabilir. Her ne sebeple olursa
olsun gününde tutulamamış ramazan orucunun kazâ edilmesi gereklidir.
Aynı şekilde kefâret, adak veya başlanıp bozulmuş nâfile oruçların
kazâsı da gereklidir. Başlanıp tamamlanmamış nâfile oruç meselesinde,
Şâfiîler hiçbir şekilde kazâyı gerekli görmezken, Mâlikîler sadece
kasten bozma durumunda kazâyı gerekli görmüşlerdir.
Ramazan orucunun kazâsı yasak günler dışında her zaman yapılabilir.
Şâfiîler'e göre ise bir ramazanda kazâya kalmış orucun, gelecek ramazana
kadar kazâ edilmesi gerekir. Bir ramazanın kazâ borcu yerine
getirilmeden, öteki ramazan gelecek olursa, kazâ borcuna ilâveten bir de
fidye ödeme yükümlülüğü ortaya çıkar.
KEFÂRET ORUCU
Ramazanda özürsüz olarak oruç tutmamak büyük günahtır. Müslüman kişinin
mazeretsiz olarak oruç yemesi son derece uzak ihtimaldir. Bununla
birlikte ramazanda mazeretsiz olarak kasten oruç yemek, ramazanın
saygınlığını ihlâl etmek anlamına geleceği için kefâret ödemek gerekir.
Kefâret için genel olarak önerilen üç seçenekten sadece ikisinin
günümüzde tatbik imkânı vardır ki bunlardan birisi iki ay peş peşe oruç
tutmak, ikincisi 60 fakiri doyurmaktır. Toplumsal şartlar gereği ve bir
anlamda köleliğin kaldırılması hedefine yönelik olarak önerilen köle
âzat etme seçeneği köleliğin ortadan kalkmasıyla uygulama dışı
kalmıştır.
Hanefîler, kefâret seçeneklerinde sıra gözetmenin gerekli olduğunu
savundukları için öncelikle iki ay peş peşe oruç tutmayı, bu mümkün
olmazsa diğer seçenek olan altmış fakiri doyurma seçeneğinin
uygulanabileceğini ileri sürmüşlerdir. Mâlikîler ise, sıra gözetmeksizin
herhangi bir seçeneğin yerine getirilmesini yeterli görmüşlerdir.
Araya hayız ve nifas gibi doğal mazeretlerin girmesi durumu kefâret
orucunun peş peşe oluş özelliğine zarar vermez. Bu haller geçtikten
sonra yeniden niyet edilerek kalınan yerden devam edilir.
Ramazanda oruç bozmanın kefâretle cezalandırılmasının altında, ramazanın
saygınlığına karşı işlenmiş bir suç bulunması yatar. Ramazanda oruç
bozmak, ramazan ayına ve ramazan orucuna yapılmış bir hürmetsizlik
olduğu için böyle yapan kimseler için kefâret öngörülmüştür. Bu espriyi
dikkate alan bazı fakihler, kefâreti oruç tutmamanın değil, orucu
bozmanın cezası olarak değerlendirip, ramazan ayında ramazan orucuna
niyet edilmediği takdirde oruç yemenin kefâreti gerektirmediğini
söylemişlerdir. Fakat bu görüş, pek anlamlı ve isabetli görünmemektedir.
Çünkü, niyet etsin veya etmesin, ramazanda mazeretsiz olarak oruç
yiyen/tutmayan kişi, ramazan orucuna olmasa bile ramazan ayına
saygısızlık etmiş olmaktadır. Öte yandan bir ramazanda birden fazla oruç
yemek durumunda sadece bir kefâretin öngörülmesi, kefâret konusunda tek
başına orucun değil, bir bütün olarak ramazanın göz önünde tutulduğunu
göstermektedir. Şayet kefâretin sebebi ramazan orucu olacak olsaydı,
bozulan her bir ramazan orucu için kefârete hükmedilmesi gerekirdi.
Esasen ramazan ile ramazan orucunu birbirinden ayırmak da gerçekte
mümkün değildir. O halde Hanefîler'in ortaya attığı bu görüşün anlamı
nedir? Öyle sanıyoruz ki, ramazan ayı ile ramazan orucunun birbirinden
ayrılması zihnen mümkün olsa bile gerçekte böyle bir şeyin mümkün
olmadığını elbette onlar da bilmekteydiler. Fakat hukuk tekniği
bakımından kendi görüşleri arasındaki tutarlılığı kaybetmemek ve bu
yönden tenkide mâruz kalmamak için bu ayırımı yapmak durumunda
kalmışlardır. Bu bakımdan teknik bir ayrıntının sonucu olan bu görüşü,
aslî bir görüş gibi değerlendirip, "canım, niyet etmediğimiz zaman
kefâret gerekmiyormuş" düşüncesiyle, işi hafife indirgeyerek, ramazanda
oruç tutmamak yanlış olduğu gibi, böyle yapan kişi, kendi kendini
kandırmış olur. Bu kimse ayrıca, dinin temel vecîbelerinden birini
hafife aldığı, gerek ramazana gerek oruca saygısızlık ettiği için büyük
günah işlemiş olur. Kefâretin gerekip gerekmemesi teknik bir konudan
ibaret olup, mazeret olmadıkça, ramazan orucu konusunda titiz davranmak
gerekir. Ramazanda özürsüz olarak oruç tutmayan kimse günahkârdır.
Peygamberimiz mazeretsiz olarak ramazanda bir gün oruç yiyen kimsenin
ömür boyu oruç tutsa da o günün borcunu gerçekten ödemiş olmayacağını
ifade etmiştir.
FİDYE
Fidye konusunu içeren âyetteki "ve ale'llezîne yut¢k?nehû" ifadesinin
(el-Bakara 2/184), dil açısından oruca güç yetiremeyenler anlamına
gelebileceği gibi zorlukla güç yetirenler anlamına da gelebileceği dile
getirilmiştir. Hatta kimi rivayetlerde, "Sizden ramazan ayına yetişenler
o ayda oruç tutsun" (el-Bakara 2/185) meâlindeki âyet nâzil oluncaya
kadar, fidye âyetinden hareketle, ashaptan dileyenin oruç tuttuğu,
dileyenin de tutmayıp fidye verdiği, bu âyet nâzil olduktan sonra ise
oruç tutmaya gücü yetenler hakkında fidye hükmünün kaldırılıp sadece
hasta ve yaşlılar için bir ruhsat olarak devam ettirildiği
belirtilmektedir (Müslim, "Sıyâm", 149-150). Hz. Peygamber ve sahâbenin
uygulamasının da bir sonucu olarak âyetteki "oruç tutmakta zorluk
çekenler" ifadesiyle, şeyh-i fânî (düşkün ihtiyar) denilen yaşlı
kimselerin kastedildiği yaygın olarak benimsenmektedir. Buna göre âyet,
oruç tutmaya gücü yetmeyen yaşlıların tutamadıkları oruç için fidye
vermesi hükmünü getirmiş olmakta ve fidyenin miktarını "bir fakir
doyumluğu" olarak belirlemektedir. Ağır bir hastalığa yakalanan ve
iyileşme umudu bulunmayan hasta, orucu ileride kazâ etme ihtimali çok
düşük olduğu için, bu ihtimal yok sayılarak şeyh-i fânî gibi
değerlendirilmiş ve fidye hükmü kapsamına alınmıştır. Bu kimselerin,
tekrar sağlıklarına kavuşup oruç tutabilir hale gelmeleri ümit
edilmediğinden tutulamayan orucun, aynı cinsten bir ibadetle telâfisi
talep edilmemiş, ibadet şevkinden mahrum kalmamaları için, bunun yerine
"her bir oruç için bir fakiri doyurma" şeklinde, orucun mahiyetiyle
alâkalı olması yanında sosyal amacı da bulunan bir telâfi şekli
önerilmiştir.
Her geçen gün bünyesi zayıflayan hasta ve yaşlılar, tutamadıkları her
bir oruç için bir yoksulu doyurabilecekleri gibi, bir fakir doyumluğu
fidyeyi ramazanın başında veya sonunda, nakit para veya mal olarak da
verebilirler. Bu fidyeyi sağlıklarında ödeyemezlerse, fidyenin
ödenmesini vasiyet etmeleri gerekir. Böyle bir vasiyetin mevcudiyeti ve
terekenin üçte birinin de yeterli olması halinde mirasçıların bu fidyeyi
ödemeleri dinî bir vecîbedir. Vasiyeti yoksa veya terekenin üçte biri
fidyeyi karşılamaya yeterli değilse, mirasçıların teberru kabilinden
bunu ödemeleri tavsiye edilmiştir.
Fidye yoluyla telâfi biçimi, devamlı hastalık ve yaşlılık sebebiyle oruç
tutamayanlara mahsus olup bu iki durumun dışındaki mazeretler (bk.
"Orucun Şartları"), oruç tutmamaya veya başlanmış bir orucu bozmaya
ruhsat teşkil etse de, tutulamayan oruçlar için fidye ödenmesini câiz
kılmaz. Fakat bu kimseler kazâ edemeden vefat etmişlerse, mirasçıların
aynı şekilde bu oruçlar için de fidye vermesi İslâm âlimlerince câiz,
hatta mendup görülmüştür. Çünkü kazâ borcunu geciktirmemek gerekli ise
de, burada söz konusu olan terk, başlangıçta mazerete, devamında ise
ileride kazâ etme ümidi taşınan hoş görülebilir bir ihmale dayalıdır.
Ayrıca vefat, bu kimsenin orucunu kazâ etme imkân ve ihtimalini ortadan
kaldırdığından yaşlı ve hasta için söz konusu olan acz halinin bunlar
için de söz konusu edilmesi mümkündür. Orucu sağlığında kasten terkeden
kimseler için ölümden sonra fidye verilip verilmeyeceği, aşağıda ıskat-ı
savm konusunda açıklanacağı üzere, tartışmalıdır.
Ağır işlerde çalışanların da oruç yerine fidye vermelerini câiz
görenlere göre âyetin hükmü kaldırılmamıştır. Bu durumda olanlar her
orucu için bir fidye ödemekle yükümlüdürler.
Tutulamayan oruçların fidyesi birçok yoksula verilebileceği gibi toplam
tutar topluca bir yoksula da verilebilir. Ebû Yûsuf'a göre ise tek
fidyenin birkaç yoksul arasında bölüştürülmesi de mümkündür.
Fidye olarak bir yoksulu fiilen doyurma, genellikle pratik olmadığı
için, başlangıçta yoksul doyumluğunun gıda maddesine çevrilmesine
ihtiyaç duyulmuştur. Buğday, hurma, arpa gibi gıda maddelerinin başlıca
tarımsal üretimi oluşturması ve bu maddelerin yaygın olarak bulunması
sebebiyle yoksul doyumluğu için başlangıçta getirilen oldukça pratik
olan bu çözüm, ileriki dönemlerde, tarımsal üretim anlayışının
değişmesine bağlı olarak üretim biçim ve ilişkilerinin değişmesi
sebebiyle sıkıntı doğurmuş ve ülkemizde olduğu gibi fakir doyumluğu
nakde çevrilmeye başlanmıştır. "Bir fakiri bir gün doyurma" şeklindeki
ölçü sabit ve değişmez olmakla birlikte, bunun tekabül edeceği nakit
veya mal, toplumunun üretim biçim ve ilişkilerine, geçim şartlarına ve
ekonomik seviyesine göre değişebilir. Hanefî fakihlerin o dönemlerde
belirledikleri ölçüye göre bir fakir doyumluğu olan fidye miktarının,
buğday cinsinden karşılığı ve dengi yarım sâ`; arpa, hurma veya kuru
üzümden karşılığı ise 1 sâ`dır. Oruç fidyesinin tutarı, fıtır sadakası
tutarına denktir. Günümüzde fitrenin (sadaka-i fıtr) miktarı, mükellefe
kolaylık olsun diye her yıl para olarak duyurulur. Fakat "bir fakir
doyumluğu" esprisi gözden kaçırılıp, fıkıh mekteplerinin büyük ölçüde
kendi dönemlerinin üretim biçimlerini ve geçim standartlarını dikkate
alarak tesbit ettikleri buğday, arpa, hurma miktarları esas alınarak her
yıl, fitre miktarının buğdaydan şu kadar, hurmadan şu kadar diye
açıklanması yanlış anlamalara yol açabilmektedir. "Fakir doyumluğu"nun
ne demek olduğu herkes tarafından anlaşılmakla birlikte, bu doyumluğun,
paraya çevrildiği vakit, hesabın yapıldığı yiyecek maddesine göre
değişmesi mâkul karşılanmamaktadır. Bir fakir doyumluğunun, günümüzde,
asgari geçim ve hayat standardı, asgari geçim endeksi gibi ekonomik
verilerden hareketle bölgelere göre ayrı ayrı hesaplanması mümkün ve
daha sağlıklı olmakla birlikte, hiç değilse, hesapta esas alınan buğday,
arpa, hurma ve üzümün tekabül ettiği ortalama miktarın asgari tutar
olarak açıklanıp, ötesinin mükelleflerin ortalama aylık veya yıllık
geçim standartlarına göre ayarlamasına bırakılması daha uygun
görünmektedir (bk. Fıtır Sadakası).
ISKAT-ı SAVM
Iskat-ı savm, birinin sağlığında iken yerine getirmediği oruç borcunun
fidye yoluyla telâfi edilmesi, düşürülmesi anlamına gelmektedir. Bir
önceki bölümde ibadetlerde ıskat ve devir konusu hakkında yeterince
bilgi verilmişti. Zaten ıskat-ı savm ile, ölen kimsenin namaz borcunun
fidye ödenerek düşürme girişiminin adı olan ıskat-ı salât arasında sıkı
bir bağ vardır.
İbadetler anlam ve amaç yönüyle, öncelikle bireysel ve kişisel
fenomenler oldukları için, kural olarak niyâbet ve vekâlet kabul
etmezler. İslâm dini her alanda olduğu gibi ibadetlerin ifasında da
sadeliği, kolaylığı ve güç yetirilebilir olmayı esas almış; bu ilkenin
gereği olarak, ibadetin ifasında sıkıntı doğuracak durumlar için bazı
kolaylıklar tanıdığı gibi, ibadetin öngörülen ilk ve aslî biçimiyle
yerine getirilemediği durumlarda birtakım telâfi mekanizmaları ve
nâdiren de olsa alternatif ifa biçimleri önermiştir. Bazı istisnaî
durumlarda niyâbete izin verilmesi (bedel haccı), söz konusu durumun
ibadet içeriğinin dışında kalan başka mülâhazalarla açıklanabilmektedir.
Kural, ibadetlerin özellikle ve sadece mükellef tarafından ve öngörülen
biçimlere uyularak yerine getirilmesidir.
Esasen, tekrar sağlığına kavuşup oruç tutabilir hale gelmeleri ümit
edilmeyen hasta ve yaşlı kimseler için ilgili âyette önerilen fidye
yoluyla telâfi şekli, sonraları hükmün konuluş amacına uygun
görülmeyebilecek zorlama yorumlarla ıskat-ı savm (ve arkasından ıskat-ı
salât) anlayış ve tatbikatına dönüşmüştür.
Fidye hükmü, ilk olarak bir mazeret sebebiyle oruç tutamayan ve bunu
kazâ etmeden ölen kimseleri içine alacak şekilde genişletilmiş ve
mirasçıların bu oruçlar için de fidye vermesi câiz, hatta mendup bir
davranış olarak görülmüştür. Bu meselede, fakihler kazâ etmemenin
nedenleri üzerinde durarak, kişinin ölmeden önce orucu kazâ etme
imkânına sahip olması durumu ile bu imkâna sahip olmasına rağmen ihmal
sebebiyle tutmamış olması durumu arasında ayırım yapma eğilimi
göstermişlerdir. Kimi fakihler, orucunu kazâ etme imkânı bulamadan vefat
eden kimseyi yaşlı ve sürekli hasta kimselerin durumuna kıyas ederek,
mirasçılarının fidye vermesini vâcip görmüşse de, fakihlerin çoğunluğu
mazeret sebebiyle bu kimseden mükellefiyetin ve kazâ borcunun sâkıt
olduğu ve mirasçıların da fidye vermesinin gerekmediği görüşündedir.
İmkân bulduğu halde orucunu kazâ etmeden vefat eden kimse hakkında ise,
fakihlerin çoğunluğu, Hz. Peygamber'in oruç borcuyla ölen kimse adına
her bir gün için bir fakirin doyurulmasını emreden hadisinin (İbn Mâce,
"Sıyâm", 50; Tirmizî, "Savm", 23) genel ifadesinden hareketle
mirasçılarının fidye ödemesini gerekli görürler. Bir grup fakih de, Hz.
Peygamber'in, oruç borcuyla ölen kimse adına velisinin oruç tutmasını
tavsiye etmesini veya buna izin vermesini (Buhârî, "Savm", 42; Müslim,
"Sıyâm", 152; Ebû Dâvûd, "Savm", 41) esas alarak ölenin yakınlarının
onun adına oruç tutmasının câiz olduğunu söylerken, Zâhirîler bunun câiz
değil vâcip olduğunu ileri sürmüşlerdir. Fakihlerin çoğunluğu ise, ölen
adına fidye verilmesini emreden hadisi ve kimsenin bir başkası namına
namaz kılamayacağı ve oruç tutamayacağı yönündeki sahâbî görüşlerini
(Muvatta, "Savm", 43) esas alarak ve namaz, oruç gibi bedenî ibadetlerde
hiçbir şekilde -mükellefin hayatında veya ölümünden sonra- niyâbetin
geçerli olmayacağı genel kaidesini işleterek, ölen adına yakınlarının
veya üçüncü şahısların oruç tutmasını, namaz kılmasını uygun
görmemişlerdir. Bunlar mezkûr hadisteki "yerine oruç tutma" ifadesiyle
oruç yerine geçecek olan fidye vermenin kastedildiğini, Hanbelîler başta
olmak üzere fakihlerin bir kesimi de bu istisnaî hükmün ramazan orucu
için değil de ölenin adayıp da yerine getiremediği adak oruç borcu için
geçerli olabileceğini söylerler.
Mükellefin oruç borcunun vefatından sonra fidye ödenerek düşürülmesi
(ıskat-ı savm) arzu ve teşebbüsünün, sürekli mazereti sebebiyle oruç
tutamayan veya geçici mazereti sebebiyle oruç tutamayıp daha sonra da bu
orucunu kazâ edemeden vefat eden kimselerin durumuyla sınırlı kalması
beklenirken hangi dönemde başladığı tam olarak bilinemeyen fakat hicrî
II. asrın sonlarına doğru ortaya çıkmış olması muhtemel olan bir yorum
ve kıyaslama ile, sağlığında mazeretsiz olarak oruç tutmamış ve kazâ da
etmemiş kimse adına vefatından sonra fidye verilebileceği ve bu fidyenin
ölenin oruç borcunu ıskat etmesinin muhtemel olduğu görüşü gündeme
gelmiş ve uygulama alanına girmeye başlamıştır. Bu görüş, sağlığında
mazeretsiz olarak oruç tutmayıp kazâ da etmeyen kimsenin vefat etmekle
kazâ etme imkânını yitirdiği için, mazerete binaen oruç tutamayan
kimsenin durumuna kıyasen bu kimse adına da fidye verilebileceği,
vasiyeti varsa kıyasın daha güçlü olacağı gerekçelerine sahiptir.
Hanefî kaynaklarında, İmam Muhammed'in ölenin vasiyeti olmasa bile
mirasçıların onun oruç borcu için fidye vermesinin Allah'ın dilemesine
bağlı olarak yeterli olacağını söylediği rivayet edilir. Ölen adına
yakınlarının oruç tutabilmesinden söz eden hadisin ve İmam Şâfiî'nin bu
yöndeki eski görüşünün daha sonraki dönem Şâfiî literatüründe geniş bir
yoruma tâbi tutulup kasten terkedilen ve kazâ da edilmeyen oruçlar dahil
her türlü oruç borcu için söz konusu edildiği, ölen kimse adına oruç
tutacak kimsenin onun yakını olmasının şart görülmediği, yakınların
bilgisi olsun olmasın üçüncü şahısların da ücretli-ücretsiz böyle bir
oruç tutabileceği görüş ve tartışmalarının yer aldığı görülür. Sonuç
itibariyle, âyette sadece oruç tutmaya gücü yetmeyen sürekli mazeret
sahibi kimseler için öngörülen fidye yoluyla telâfi mekanizması, konuluş
amaç ve anlamını aşarak, mazeretli veya mazeretsiz olarak orucu
terkedip, kazâ edemeden ölen herkese teşmil edilmiştir.
Her ne kadar içerisinde mâsum ve insancıl duygular barındırdığı iddia
edilebilirse de ıskat-ı savm ve ıskat-ı salât anlayışının yeşerip, her
türlü mantıkî ve dinî ölçüler zorlanarak oldukça geniş bir kullanım
alanına kavuşturulması, ibadetlerin aslî fonksiyonlarının göz ardı
edilip, nasıl birtakım şeklî şart ve gösterilere indirgenmiş "borçtan
kurtulma törenleri"ne dönüştüğünün bir göstergesi mesabesindedir. Ruhun
Allah'a yükselişini sembolize ettiği gibi, kişinin kendini geliştirip
ispat etmesine katkı sağlayan ve insan için daha birçok mânevî ve derunî
yararlar içeren ibadetlerin sıradan bir borç ödeme çerçevesinde
değerlendirilmesi, ibadetlerin ruh ve amacına aykırı olduğu gibi,
insanların sağlıklarında ibadetleri ifada tembellik etmesine ve ihmalkâr
davranmasına da yol açabilmektedir.
Vefat eden kimsenin yakınlarının müteveffanın uhrevî mesuliyetini
azaltacak bir şeyler yapabilme yönündeki iyi niyeti anlaşılabilir bir
durumdur; fakat bu niyetin doğru kanalize edilerek şâri` tarafından
öngörülmüş genel ölçüleri aşmayacak biçimlerde gerçekleştirilmesi
gerekir. Şâri`, mevcut biçimlerin saptırılması neticesinde oluşan
biçimlere göre değil, kendi önerdiği ölçülere göre davranılmasını ister.
Ramazan ayında takviye olarak kullanacağınız %100 bitkisel ürünleri görmek için tıklayın..