|

Ramazan Bayram Hutbesi
Ramazan bayram hutbesi,ramazan bayramı hutbesi hakkında
bilgiler aşağıdaki makalemizde yer almaktadır.Ramazan bayramı hutbesi
hakkında bilgi sahibi olmak için aşağıdaki makalemize göz atmanızı
tavsiye ederiz.
Ramazan Bayramı Hutbesi;
Muhterem Müslümanlar,
Ramazan gelirken bin nazla ve dolu dolu düşüncelerle gelir. Gece-gündüz
hep gufranla tüllenir durur. Mîâdı dolunca da kendini duyura duyura
gider. Ne var ki, Ramazanlaşan ruhlara tam bir boşluk yaşatmamak için de
bizi, hayrı, bereketi, neş'esi sıkıştırılmış bir gün diyebileceğimiz
bayrama emanet eder. Ramazanla sıcak alaka kurabilmiş hemen herkes
bayramı, ilâhî ihsanların bir tevzî zamanı füsunuyla duyar, onu
olabildiğine tılsımlı bulur; koca bir gufran ayının vedasıyla engin bir
ihsan gününün şölenini iç içe yaşar.
Aslında Ramazandan ayrılmak hiç de kolay değildir: Zira; bakış açısının
ayarlanması ve teveccühün çok iyi belirlenmesi neticesinde, Ramazan her
şeyi öyle farklılaştırır ve gönüllerimize o denli tesir eder ki, bir ay
boyunca duygu dünyamızın, tomurcuklar gibi sürekli inkişaf ettiğini
duyar ve kendimizi mânâlarla, hislerle taşkın bir atmosfer içinde
hissederiz; ederiz de çevremizdeki her şeyin dili birdenbire çözülür;
birer hatip gibi ruhlarımıza en duyulmadık hutbeler îrad eder ve bugüne
kadar hiç söylenmedik sözler söylerler; seherler-sahurlar,
ezanlar-namazlar, minareler-mahyalar, sokaklar-sokaklardaki lambalar,
her yerde yükselen Kur’ân sesleri, hâfız nağmeleri, imamın
solukları-cemaatın çehresi, çocukların çığlığı-yaşlıların temkini.. evet
bütün bunlar ruhlarımıza neler ve neler söylerler!.
Şu son bir kaç sene var ki, o harfsiz, kelimesiz beyanlarıyla
gönüllerimize türlü türlü ziyafetler çekenler sadece az önce
zikrettilerimizle de sınırlı değil. Son yıllarda, sevgi kahramanlarının
cihanın her yanına şefkat ve merhamet olup yağdığını seyretmemiz, onlar
vesilesiyle bütün dünyanın Ramazanlaşmasına dair sahneler görmemiz
vicdanlarımızı daha bir duyarlı hâle getiriyor ve iftarda, sahurda
sofralarımıza akseden ümitbahş manzaralar lezzet olup oluk oluk içimize
akıyor.. hem bütün kederlerimizi, acılarımızı unutturacak şekilde öyle
bir çağıltıyla akıyor ki, en karanlık noktalarda dahi bir çerağ
tutuşturma cehdindeki fedakar ruhların güzel haberleri ve ekrana
yansıyan göz kamaştırıcı halleri salkım salkım ümit ve emeller sunarak
bütün hicran duygularımızı gideriyor ve kederli yüzlerimizi güldürüyor.
Bu Ramazanda da yeryüzünün her bucağında pek çok insanın imdadına
koşulduğunu şükran hisleriyle dolu dolu seyrettik; Efendimizin bir yarım
bakışına can verecek âşık delikanlıların birer ışık süvarisi olup
etraflarını ayrınlattıklarını müşahede ettik. Bugün birer birer ışığa
koşanları gördük, sevindik; yarın fevc fevc yeniden dirilecekleri hayal
ettik, ümitle gerildik. Gönüllüler hareketinin Cenab-ı Hakk tarafından
nasıl da hüsn-ü kabule mazhar kılındığını düşündük, şükür hislerimizi
dile getirememe aczi yaşadık. Bir ilahi program neticesinde attıkları
tek adıma karşılık kendilerine koşarak gelindiğini gören, seslerine ses
verilen, çağrılarına icabet edilen ve gittikleri her yerde çok hem de
çok sevilen sevgi elçilerinin üzerine sağanak sağanak yağan ihsanlara
mukabil “Her şeyden Senden Allahım, hamd Sana, şükür Sana, minnet
sana...” dedik, hamd ü sena duygularıyla dolduk. Bu arada, günümüzün
karasevdalıları hakkındaki teveccühler karşısında bir kere daha Allah’u
Teala’ya sığındık; “Ne olur Allahım, İslam’ın gülen yüzünü bu harekette
bulduğuna inanan insanları hüsn-ü zanlarında yalancı çıkarma; bu hizmete
bel bağlayanlara inkisar yaşatma. Ne olur Allahım, bizi vazifesini
müdrik ve bu davaya layık kullardan eyle ve muhataplarımıza aradıklarını
bizde görememe talihsizliği yaşatarak onları hayal kırıklığına
uğratma!.. demekten de kendimizi alamadık.
Hani hatırlarsınız.. Sakarya depreminden sonra.. Yaşlı bir karı-koca..
depremde evleri yıkılmış, içinde barınacakları bir kulubeleri bile
kalmamış.. gecenin karanlığında bir otobüs durağına sığınmış,
birbirlerine sarılmış ısınmaya çalışıyorlar.. Gece yarısı olmasına
rağmen, iki öğretmen arkadaşımız muhtaç birilerini bulma gayretiyle
ellerinde yardım malzemeleri bir baştan bir başa şehri dolaşıyorlar. O
yaşlı insanları görünce hemen çadır kurup onlara yiyecek içecek
veriyorlar. Ayrılacakları sırada dede “Oğul siz kimsiniz?” diye soruyor.
Öğretmenlerden biri “Dede, biz Hocaefendi’nin talebeleriyiz, şu okulda
vazifeliyiz” deyince, yaşlı adam eşine dönüyor adeta bağırarak şöyle
sesleniyor: “Hanım, ben sana demedim mi onlar bizi mutlaka bulur diye,
demedim mi onlar bizim de imdadımıza yetişir diye!” İşte, bu hüsn-ü zan
bizi Cenab-ı Hakk’ın inayetine daha bir sığınmaya sevkediyor.
Omuzlarımıza çok ağır bir mükellefiyet yüklüyor.
Evet, dünyanın dört bucağında gördüğümüz sevindirici manzaralar hem
ümitlerimize fer oldu, bizi şükür hisleriyle doldurdu hem de vazifemizin
büyüklüğünü ve sorumluluğumuzun ağırlığını vicdanlarımıza bir kere daha
duyurdu. Zira, bir mütefekkirimiz der ki: “Çok tesbih çekenlerden
ziyade ümitsizlikle kıvranan yetimin yüzünü ümit ile güldürenler
affedilecek. Sarhoş, affını arayan kalbe sahip olunca Levh-i Mahfuz’da
af fermanını hazır bulacak.. bedende suç işleyenler affedilecek ama
ruhlara ümitsizlik, yeis ve bedbinlik salanlar, insanlara hayal
kırıklıkları yaşatanlar asla affedilmeyecek.”
Söz gelmişken, bir münasebete binaen, pek meşhur bir hikayeciği de
hatırlatmak istiyorum: Bir savaşın en kanlı günlerinden biridir. Bir
asker, en iyi arkadaşının az ileride kanlar içinde yere düştüğünü
görür. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı bir
durumda, kurşun yağmuru altındadırlar. Asker teğmene koşar ve
“Komutanım, arkadaşım yaralandı, müsade ederseniz onu alıp gelebilir
miyim?..” diye sorar. Komutan, “Delirdin mi sen?” dercesine bakar ona, “
Gitmeye değer mi?. Arkadaşın delik deşik olmuştur... Yaşaması mümkün
değil, çoktan ölmüştür bile.. Kendi hayatını da tehlikeye atmış
olursun., gitme” der. Asker çok ısrar edince teğmen "Peki " der.. "Git o
zaman.."
Vefalı asker o korkunc ateş yağmuru altında arkadaşına ulaşır. Onu
sırtına alıp koşa koşa döner.. Birlikte siperin içine yuvarlanırlar.
Teğmen, kanlar içindeki askeri muayene eder; sonra da onu sipere taşıyan
arkadaşına döner ve “Sana, ‘değmez.. hayatını tehlikeye atmana değmez’,
demiştim. Bu zaten ölmüş..” diye söylenir. Bu azarı işiten asker,
“Değdi komutanım, gittiğime değdi; hatta ölseydim, öldüğüme de değerdi”
der. Teğmen sorar. “Nasıl değdi? Bu adam ölmüş görmüyor musun?..”
deyince vefa insanı cevap verir: “Gene de değdi komutanım.. Çünkü yanına
ulaştığımda arkadaşım henüz yaşıyordu.. her tarafından kanlar akıyordu;
ama beni görünce çok sevindi, tebessüm etti; belki bir cümlelik canı
kalmıştı, son nefesinde şöyle dedi: “Geleceğini biliyordum dostum!..
Geleceğini biliyordum..”
Haddizatında, Allah’ın rızası ilk ve asıl hedef olmak kaydıyla, tek bir
iman yetiminin başını okşamak, tek bir öksüzün sırtını sıvazlamak, tek
bir beklentiye cevap verebilmek için dünyanın en ücra köşesine gidilse
değer. Değer zira, gidilen yerlerde kim bilir nice insan “geleceğinizi
biliyordum” sözleriyle ışık süvarilerini istikbal etmeyi bekliyordur.
İşte, Ramazan boyunca ekranların yüzakında seyrettiğimiz her sahne
hayalimizde bir sürü insan slüeti hasıl etti. Hepsinin elleri açıktı ve
herbiri “Buraya ne zaman geleceksiniz; bize ne zaman el uzatacaksınız?”
diyordu. Onların son anına da yetişsek, onlarla sadece bir kere de
görüşecek olsak yine de her tarafa koşmak, her yana ulaşmak lazımdı ve
bu uğurda, katlanılması gereken bütün fedakarlıklara değerdi. Hem öyle
bir gidiş sadece bir dosta karşı gösterilen vefa değil; aynı zamanda
Allah’a karşı vefaydı, Rasul-ü Ekrem’e karşı vefaydı; Kur’an’a karşı
vefaydı ve ümidini bize bağlayıp hediye olarak götüreceğimiz
kardelenleri intizar eden seleflerimize karşı vefaydı.
Evet evet, bizim niyetimiz öyle bir beklentiye cevap vermekten de
ötedir; hatta bizim tek dileğimiz vardır. O dilek, asırlar boyu bütün
hak yolcularının da dileği ve beklentisidir: Bazı kitaplarda
anlatıldığına göre; Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’a ilk giren
askerlerden hemen sonra surlara tırmanmıştı. O, kazanılan zaferi adeta
unutmuş; Hasan’ını arıyordu. Onu ancak sancağının yanında bulacağını
düşünüyor; sancağın olduğu yere koşuyordu.. her yanı yara bere içinde
kalan bu yiğidini kanlar içinde ve şehit olmak üzere görünce dizleri
üzerine yığılıveriyor.. onu omuzlarından kavrayıp alnına bir bûse
kondururken ancak bir dostun söyleyebileceği sözü hıçkırıklar eşliğinde
söylüyordu: “Hasan’ım İstanbul sana değer miydi?”
Bunun üzerine Hasan, dostu ve sultanının hüznünü azaltmak için şunu
anlatıyordu: “Sultanım, Sen bana emir verince sancağı alıp koştum. Ben
ilerlemeye çalışırken üzerime ok, mızrak ve kızgın yağ yağıyordu. Pek
çok yerimden yara almıştım. Surlara yaklaşmıştım ama tâkatim de
kesilmişti. Hele bir aralık ayağımın altından bir taş da kayınca
düşüverecek gibi oldum. Uçuruma yuvarlanacağım o sırada “Efendim” diye
Allah Rasulüne seslendim, O’na sığındım. Birden bana doğru iki el
uzandı. Beni düşmekten koruyan o iki el, Rasûlüllah’ın elleriydi.”
diyordu.. diyor ve son bir gayretle doğrulup az ileriyi gösteriyor:
“Baksana sultanım, İstanbul’un surlarında Hazreti Muhammed dolaşıyor.
O’nun dolaştığı surlar için değil bir Hasan, binlerce Hasan feda olsun.”
sözleriyle ötelere kanatlanıyordu.
İşte, biz Allah Rasülü’nün sadece Medine’de bulunmadığına, O’nun Orta
Asya’da, Uzak Doğu’da, Güney Afrika’da ve daha ismini bile bilmediğimiz
pek çok ülkede adını bayraklaştırmak için gayret eden kardeşlerinin
arasında da dolaştığına inanıyoruz.. bir mekana hapsedilemeyecek olan
Ruh-u Seyyidi’l-Enam’ın bu asrın garibleri olan kardeşlerini de birer
birer ziyaret ettiğine inanıyoruz. Bundan dolayıdır ki, O’nun
“Kardeşlerim” hitabını duyabilmek için bu yolda çekilen bütün çile ve
ızdıraplara değer diyoruz.
Evet, Ramazan boyunca ekrandan gönüllerimize bir ışık gibi yansıyan
Ramazanlaşan dünyanın görüntüleri bize çok şey söylüyordu. O
görüntülerin herbiri harfsiz ve kelimesiz birer hutbe idi, nasihat idi;
ve nasipsiz olmayanlara çok şeyler anlatıyordu. Aslında, vicdanı
tefessüh etmemiş insanlar için bir söz, bir işaret, bir tavır, hatta bir
îma çok şey ifade eder. Bazen bir yüz çevirme ya da kaş çatma
öldüresiye dövmekten daha ağır, tesirli ve can yakıcıdır. Öğretmeninden
yediği iki tokat akabinde hâlâ sırıtan haylaz öğrenciye rağmen pek
sevdiği mualliminin çehresindeki bulutlanma ve sadece “Sen de mi?” sözü
karşısında bitip tükenen, hayat mumu sönmeye yüz tutan ilk mektepli
talebeler de vardır.
Sağlam bir vicdana sahibi olan kimseler, bir damlada deryayı gören, tek
şuada güneşi müşahede eden ve bir cümlede cilt cilt kitap okuyan
insanlardır. Büreyde b. Husayb hazretleri de bir bakıştan binlerce mana
çıkaranlardandır. Bildiğiniz gibi, Peygamber Efendimiz (sallallahu
aleyhi ve sellem) Mekke’den Medine’ye hicret ederken O’nu yakalayacak
olanlara yüzlerce deve, mal-mülk vaadinde bulunulmuştu. Zenginlik
hülyalarıyla pek çok dünya talibi O’nun peşine düşmüştü. Kendilerini
kurtarmaya ve ışığa taşımaya gelen Rehber’i öldürme ardına düşenlerden
biriydi Büreyde. Efendimiz’in Kuba’ya ulaştığı, kendisini karşılamak
için toplanan mü’minlerin sevinç şarkılarını duyduğu bir sırada Büreyde
elinde kılıç hedefine yetişmişti. Aralarında bir-kaç adımlık mesafe
kalınca Hz. Ebu Bekir, Allah Rasûlü’nün kah önüne kah arkasına geçiyor,
O’nun etrafında dönüp duruyordu. “Ne yapıyorsun?” sorusuna gözyaşıyla ve
“Sana zarar gelmesinde korkuyorum, ya Rasûlallah.” sözüyle mukabelede
bulununca “Hüzünlenme, korkma ey Ebu Bekir, Allah bizimle beraberdir.”
itminan soluklu cevabını alıyordu. Ve sonrasını şöyle anlatıyordu:
Büreyde iyice yaklaşmış, aramızda bir kılıçlık mesafe kalmıştı. O
kılıcını kınından sıyırdı, havaya kaldırdı ve tam Efendimiz’e vuracaktı
ki, Kainâtın İftihar Tablosu hafifçe geriye döndü. Nazarlarını
Büreyde’nin nazarlarına çevirdi. Göz göze gelmişlerdi. Bu sadece bir
bakıştı ama muhatap insaflı ve kalbi hüşyar olunca o bakışta pek çok
mana okumuştu. Sultan O’na diyordu ki, “Sen de mi Büreyde?! Ben seni
tanırdım. Sen asil bir insandın. Yoksa sen de mi dünyanın süs ve
zinetine kandın? Sen de mi seni diriltmeye geleni öldürecek kadar
aldandın. Sen de mi?...” Büreyde önce durdu, başındaki sarığını çözüp
onu kılıcının ucuna bağladı. Aradığını bulan insan edasıyla Kutlu
Nebî’ye yaklaştı. Elini göğsüne vururken hıçkırıklarla karışık “Ben de
ya Rasûlallah, ben de. Senin gibi bir peygamber Medine’ye girerken nasıl
bayraktarsız olur. Ben de Senin bayraktarın olayım.” diyordu. Bazı
rivayetlere göre; Büreyde ilk bayraktar, ucundaki sarıkla o mütevazi
kılıç da ilk bayrak oluyordu.
Evet, Ramazan bize, o derin ve keskin bakışların bugün de fert fert biz
müslümanlara yöneldiğini düşündürdü. Hep ümmetinin dertleriyle iki
büklüm yaşayan Mahzun Nebînin her vefasızlık karşısında “sen de mi” der
gibi baktığını hayal ettirdi. “Sen de mi dertsiz ve gamsız olacaktın.
Sen de mi bir kaç tepe aşamadan yolda kalacaktın. İnsanlık Muhammedî
mesajlara hasretken Sen de mi nefsî ve şeytânî mırıltılarla oyalanacak,
dünyevi arzuların iflah etmeyen ağına yakalanacaktın.”
İşte bu duygularla, şu mübarek anda bir kere daha Hazreti Büreyde gibi
elimizi göğsümüze vurup hiç olmazsa iç sızlanışlarımızla “Ben de ya
Rasûlallah!.. Hazreti Musa’nın, Hazreti İsa’nın dili varken ve her yerde
şakıyorken ve hatta köklü bir esasa dayanmayan bir kısım felsefî
doktrinler gürül gürül anlatılıyorken Sen’in davan nasıl dilsiz kalır.
Ben de senin dilin olayım ya Rasûlallah. Seni, Senin getirdiğin
mesajları anlatayım.” demek istedik.. bu duygularımızın ind-i ilahide
bir dua yerine geçmesini ve hüsn-ü zanları yalancı çıkarmamamız için
Cenab-ı Hakkın inayet ve keremine muhtaç bulunduğumuzu seslendirmeyi
diledik.
Hutbemizi bitirirken; Âlemlerin Rabbi, Rahman ve Rahîm Allah’a,
üzerimizdeki hadd ü hesaba gelmez lütufları adedince hamd ü sena; bütün
insanlığa rahmet ve kurtuluş vesilesi olarak gönderdiği Hazreti
Muhammed’e, nezih aile fertlerine ve seçkin ashabına kainatın zerratı
adedince salât ü selam ediyor; dualara kabul mührünün vurulduğu şu
dakikalarda el açıp bir kez daha Rabb-i Kerîmimizin ulu dergâhına
sığınıyoruz:
Allah’ım! Semi’ ve Alîmsin, her sesi işiten ve ilmiyle her şeyi kuşatan
Sen’sin; Sen bizim yakarışlarımızı da duyar, gizli-açık bütün
hallerimizi bilirsin. Dualarımızı kabul buyur ve beklentilerimizi boşa
çıkarma.. ihtiyaçlarımızı gider ve ne olur bize terkedilmişlik hüsranını
yaşatma!
Dua edenlere cevap veren Sen, ızdırapları dindirip ihtiyaçları gideren
Sen, devrilenleri kaldırıp doğrultan Sen, çatlayıp kırılanları
sarıp-sarmalayıp tedavi eden de Sensin! Senden ayrı kalışımız ruhumuza
renk attırdı; nefsânîlik ve gaflet, ibadetlerimizin mânâ ve özünü alıp
götürdü; samimiyetsizlik dualarımızın kolunu-kanadını kırdı. Ey
kimsesizler kimsesi, bizi Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın nefehâtıyla yeniden
dirilişe erdir.. yakınlığınla gözlerimizi aydınlat ve bizi uzaklığımızın
zulmetlerinden kurtar.
Allahım, var eden Sensin, yok eden de Sen; uzak tutan Sensin,
yaklaştıran da Sen; Sen bizi biz etmeseydin biz bu duyduklarımızı
duyamaz ve bize imanın neş’esini tattırmasaydın şu söylediklerimizi de
mırıldanamazdık. Verdiklerin vereceklerinin referansı; diliyor ve
dileniyoruz, bize yakınlığını duyur ve benliğimizde Sana karşı yaklaşma
heyecanları uyar.
Ya Rab! Önümüzdeki şu upuzun hayat yolculuğunda, bizi kendi idrak ve
ihsaslarımızın darlığıyla baş başa bırakma; akıllarımızı inhiraf ve
sürçmelerden, nefislerimizi cismânîliğin baskılarından, gönüllerimizi de
hevâ ve heveslerin öldürücü oklarından sıyânet eyle. Kapının kullarını;
ilimde kibr u gururdan, ibadette riya ve gafletten ve duygularına renk
attıran ülfetten koru. Senin yolunda yürüyor gibi görünüp Senden
uzaklaşmak, kurbet atmosferinde iç içe firkat yaşamak, hep rızadan söz
edip gazap arkasından koşmak ne acıdır! Sen bizi kazanç yolu sanılan bu
tür haybet vadilerinde ömür tüketmekten muhafaza buyur.
Seni bilenlerce Sen, bugüne kadar –hikmetinin çerçevesinde– her isteyene
istediğini verdin ve Sana bel bağlayanları hiçbir zaman hayal
kırıklığına uğratmadın. Sana doğru bir adım atanı on katı yakınlığınla
şereflendirdin. Sana gelirken yolda sürçüp düşenleri, yolunun delisi
sadık bendelerin gibi arındırıp mükâfatlandırdın. Şimdiye kadar Sana
misafir olmuş da ziyafet görmemiş, kapının tokmağına dokunmuş da cevap
almamış kimse yoktur.
Biz de, muhtaçlar ve muztarlar olarak bir hayli yol teptik, bir hayli
kapı çaldık ve nihayet gelip Senin inayet arsana çadır kurduk. Bizler,
bir zamanlar yoktuk; var olma ihtiyaç ve neş’esinden de habersizdik. Sen
bizi cebr-i lütfîler tezgahından geçirerek, talep üstü, vücud, hayat,
şuur, idrak, irade ve gönül gibi latîfelerle şereflendirip, rahmet
yurdunun koridoru şu mihnet diyarına gönderdin. Verdiğin şeyleri
istememiştik, isteyemezdik, isteyecek bir mahiyette de değildik. Sen,
ihtiyaç nedir bilmediğimiz, ıztırardan anlamadığımız bir âlemde bize
vücut verdin, can verdin, şuur verdin, vicdan verdin. Şimdi giderilmiş
olan bu ihtiyaçlarımızın farkındayız ve Senden bir kere daha
günahlarımıza değil, yüzümüze bakıp “Haydi siz de seçkin kullarım
arasına girin ve lütuflarımı paylaşın.” diyeceğin eşref saatleri
bekliyoruz.
Allahım, rahmetinin vesâyetine sığınırken ve lütfundan sürpriz ihsanlar
beklerken, kirlettiğimiz üstümüze-başımıza, gönlümüze-ruhumuza bakmıyor;
her nasılsa, uzun zaman takılıp yollarda kaldıktan, ya da yolda
bulunmanın erkânına saygısızlık ettikten sonra, toparlanıp Sana gelen
birine gösterdiğin mukaddes memnuniyet ve münezzeh sevince dayanarak
aynı muameleyi bekleme cür’etinde bulunuyoruz.
Bize, her şeyde Seni okuyan gözler, her nağmede Seni duyan kulaklar
ihsan ederek düşünce ve beyanlarımızı varlığına tercüman kıl!
Yakınlığını gönüllerimize öyle duyur ki, ömrümüzü hep “Sen, Sen” demenin
zemzemesi içinde geçirelim.
Rabbimiz! Kalb katılığından, gafletten, başkalarına bâr olmaktan,
aşağılıktan, aşağılanmaktan, miskinlikten; cehaletten ve faydasız
bilgiden; ürpermeyen gönülden, doyma bilmeyen nefisten, kabul edilmeyen
duadan; nimetlerinin zeval bulmasından, lütuflarının değişip
başkalaşmasından; ansızın bastıran azabından, gelip çatan gazabından
Sana sığınıyoruz. Senden her zaman, yalvaran diller, haşyetle ürperen
gönüller istiyoruz. Tevbelerimizi kabul buyur, bizi günahlardan arındır,
dua ve isteklerimize cevaplar lütfeyle! Kalblerimizin ufkunu aç,
dilimizi doğruluğa bağla ve gönül kirlerimizi temizle!
|
|