Oruç fidyesi 2011 hakkında bilmek istedikleriniz ve daha fazlası için aşşağıdaki makaleye bakabilirsiniz..
FİDYE
Fidye konusunu içeren âyetteki "ve ale'llezîne yut¢k?nehû" ifadesinin
(el-Bakara 2/184), dil açısından oruca güç yetiremeyenler anlamına
gelebileceği gibi zorlukla güç yetirenler anlamına da gelebileceği dile
getirilmiştir. Hatta kimi rivayetlerde, "Sizden ramazan ayına yetişenler
o ayda oruç tutsun" (el-Bakara 2/185) meâlindeki âyet nâzil oluncaya
kadar, fidye âyetinden hareketle, ashaptan dileyenin oruç tuttuğu,
dileyenin de tutmayıp fidye verdiği, bu âyet nâzil olduktan sonra ise
oruç tutmaya gücü yetenler hakkında fidye hükmünün kaldırılıp sadece
hasta ve yaşlılar için bir ruhsat olarak devam ettirildiği
belirtilmektedir (Müslim, "Sıyâm", 149-150). Hz. Peygamber ve sahâbenin
uygulamasının da bir sonucu olarak âyetteki "oruç tutmakta zorluk
çekenler" ifadesiyle, şeyh-i fânî (düşkün ihtiyar) denilen yaşlı
kimselerin kastedildiği yaygın olarak benimsenmektedir. Buna göre âyet,
oruç tutmaya gücü yetmeyen yaşlıların tutamadıkları oruç için fidye
vermesi hükmünü getirmiş olmakta ve fidyenin miktarını "bir fakir
doyumluğu" olarak belirlemektedir. Ağır bir hastalığa yakalanan ve
iyileşme umudu bulunmayan hasta, orucu ileride kazâ etme ihtimali çok
düşük olduğu için, bu ihtimal yok sayılarak şeyh-i fânî gibi
değerlendirilmiş ve fidye hükmü kapsamına alınmıştır. Bu kimselerin,
tekrar sağlıklarına kavuşup oruç tutabilir hale gelmeleri ümit
edilmediğinden tutulamayan orucun, aynı cinsten bir ibadetle telâfisi
talep edilmemiş, ibadet şevkinden mahrum kalmamaları için, bunun yerine
"her bir oruç için bir fakiri doyurma" şeklinde, orucun mahiyetiyle
alâkalı olması yanında sosyal amacı da bulunan bir telâfi şekli
önerilmiştir.
Her geçen gün bünyesi zayıflayan hasta ve yaşlılar, tutamadıkları her
bir oruç için bir yoksulu doyurabilecekleri gibi, bir fakir doyumluğu
fidyeyi ramazanın başında veya sonunda, nakit para veya mal olarak da
verebilirler. Bu fidyeyi sağlıklarında ödeyemezlerse, fidyenin
ödenmesini vasiyet etmeleri gerekir. Böyle bir vasiyetin mevcudiyeti ve
terekenin üçte birinin de yeterli olması halinde mirasçıların bu fidyeyi
ödemeleri dinî bir vecîbedir. Vasiyeti yoksa veya terekenin üçte biri
fidyeyi karşılamaya yeterli değilse, mirasçıların teberru kabilinden
bunu ödemeleri tavsiye edilmiştir.
Fidye yoluyla telâfi biçimi, devamlı hastalık ve yaşlılık sebebiyle oruç
tutamayanlara mahsus olup bu iki durumun dışındaki mazeretler (bk.
"Orucun Şartları"), oruç tutmamaya veya başlanmış bir orucu bozmaya
ruhsat teşkil etse de, tutulamayan oruçlar için fidye ödenmesini câiz
kılmaz. Fakat bu kimseler kazâ edemeden vefat etmişlerse, mirasçıların
aynı şekilde bu oruçlar için de fidye vermesi İslâm âlimlerince câiz,
hatta mendup görülmüştür. Çünkü kazâ borcunu geciktirmemek gerekli ise
de, burada söz konusu olan terk, başlangıçta mazerete, devamında ise
ileride kazâ etme ümidi taşınan hoş görülebilir bir ihmale dayalıdır.
Ayrıca vefat, bu kimsenin orucunu kazâ etme imkân ve ihtimalini ortadan
kaldırdığından yaşlı ve hasta için söz konusu olan acz halinin bunlar
için de söz konusu edilmesi mümkündür. Orucu sağlığında kasten terkeden
kimseler için ölümden sonra fidye verilip verilmeyeceği, aşağıda ıskat-ı
savm konusunda açıklanacağı üzere, tartışmalıdır.
Ağır işlerde çalışanların da oruç yerine fidye vermelerini câiz
görenlere göre âyetin hükmü kaldırılmamıştır. Bu durumda olanlar her
orucu için bir fidye ödemekle yükümlüdürler.
Tutulamayan oruçların fidyesi birçok yoksula verilebileceği gibi toplam
tutar topluca bir yoksula da verilebilir. Ebû Yûsuf'a göre ise tek
fidyenin birkaç yoksul arasında bölüştürülmesi de mümkündür.
Fidye olarak bir yoksulu fiilen doyurma, genellikle pratik olmadığı
için, başlangıçta yoksul doyumluğunun gıda maddesine çevrilmesine
ihtiyaç duyulmuştur. Buğday, hurma, arpa gibi gıda maddelerinin başlıca
tarımsal üretimi oluşturması ve bu maddelerin yaygın olarak bulunması
sebebiyle yoksul doyumluğu için başlangıçta getirilen oldukça pratik
olan bu çözüm, ileriki dönemlerde, tarımsal üretim anlayışının
değişmesine bağlı olarak üretim biçim ve ilişkilerinin değişmesi
sebebiyle sıkıntı doğurmuş ve ülkemizde olduğu gibi fakir doyumluğu
nakde çevrilmeye başlanmıştır. "Bir fakiri bir gün doyurma" şeklindeki
ölçü sabit ve değişmez olmakla birlikte, bunun tekabül edeceği nakit
veya mal, toplumunun üretim biçim ve ilişkilerine, geçim şartlarına ve
ekonomik seviyesine göre değişebilir. Hanefî fakihlerin o dönemlerde
belirledikleri ölçüye göre bir fakir doyumluğu olan fidye miktarının,
buğday cinsinden karşılığı ve dengi yarım sâ`; arpa, hurma veya kuru
üzümden karşılığı ise 1 sâ`dır. Oruç fidyesinin tutarı, fıtır sadakası
tutarına denktir. Günümüzde fitrenin (sadaka-i fıtr) miktarı, mükellefe
kolaylık olsun diye her yıl para olarak duyurulur. Fakat "bir fakir
doyumluğu" esprisi gözden kaçırılıp, fıkıh mekteplerinin büyük ölçüde
kendi dönemlerinin üretim biçimlerini ve geçim standartlarını dikkate
alarak tesbit ettikleri buğday, arpa, hurma miktarları esas alınarak her
yıl, fitre miktarının buğdaydan şu kadar, hurmadan şu kadar diye
açıklanması yanlış anlamalara yol açabilmektedir. "Fakir doyumluğu"nun
ne demek olduğu herkes tarafından anlaşılmakla birlikte, bu doyumluğun,
paraya çevrildiği vakit, hesabın yapıldığı yiyecek maddesine göre
değişmesi mâkul karşılanmamaktadır. Bir fakir doyumluğunun, günümüzde,
asgari geçim ve hayat standardı, asgari geçim endeksi gibi ekonomik
verilerden hareketle bölgelere göre ayrı ayrı hesaplanması mümkün ve
daha sağlıklı olmakla birlikte, hiç değilse, hesapta esas alınan buğday,
arpa, hurma ve üzümün tekabül ettiği ortalama miktarın asgari tutar
olarak açıklanıp, ötesinin mükelleflerin ortalama aylık veya yıllık
geçim standartlarına göre ayarlamasına bırakılması daha uygun
görünmektedir (bk. Fıtır Sadakası).
ISKAT-ı SAVM
Iskat-ı savm, birinin sağlığında iken yerine getirmediği oruç borcunun
fidye yoluyla telâfi edilmesi, düşürülmesi anlamına gelmektedir. Bir
önceki bölümde ibadetlerde ıskat ve devir konusu hakkında yeterince
bilgi verilmişti. Zaten ıskat-ı savm ile, ölen kimsenin namaz borcunun
fidye ödenerek düşürme girişiminin adı olan ıskat-ı salât arasında sıkı
bir bağ vardır.
İbadetler anlam ve amaç yönüyle, öncelikle bireysel ve kişisel
fenomenler oldukları için, kural olarak niyâbet ve vekâlet kabul
etmezler. İslâm dini her alanda olduğu gibi ibadetlerin ifasında da
sadeliği, kolaylığı ve güç yetirilebilir olmayı esas almış; bu ilkenin
gereği olarak, ibadetin ifasında sıkıntı doğuracak durumlar için bazı
kolaylıklar tanıdığı gibi, ibadetin öngörülen ilk ve aslî biçimiyle
yerine getirilemediği durumlarda birtakım telâfi mekanizmaları ve
nâdiren de olsa alternatif ifa biçimleri önermiştir. Bazı istisnaî
durumlarda niyâbete izin verilmesi (bedel haccı), söz konusu durumun
ibadet içeriğinin dışında kalan başka mülâhazalarla açıklanabilmektedir.
Kural, ibadetlerin özellikle ve sadece mükellef tarafından ve öngörülen
biçimlere uyularak yerine getirilmesidir.
Esasen, tekrar sağlığına kavuşup oruç tutabilir hale gelmeleri ümit
edilmeyen hasta ve yaşlı kimseler için ilgili âyette önerilen fidye
yoluyla telâfi şekli, sonraları hükmün konuluş amacına uygun
görülmeyebilecek zorlama yorumlarla ıskat-ı savm (ve arkasından ıskat-ı
salât) anlayış ve tatbikatına dönüşmüştür.
Fidye hükmü, ilk olarak bir mazeret sebebiyle oruç tutamayan ve bunu
kazâ etmeden ölen kimseleri içine alacak şekilde genişletilmiş ve
mirasçıların bu oruçlar için de fidye vermesi câiz, hatta mendup bir
davranış olarak görülmüştür. Bu meselede, fakihler kazâ etmemenin
nedenleri üzerinde durarak, kişinin ölmeden önce orucu kazâ etme
imkânına sahip olması durumu ile bu imkâna sahip olmasına rağmen ihmal
sebebiyle tutmamış olması durumu arasında ayırım yapma eğilimi
göstermişlerdir. Kimi fakihler, orucunu kazâ etme imkânı bulamadan vefat
eden kimseyi yaşlı ve sürekli hasta kimselerin durumuna kıyas ederek,
mirasçılarının fidye vermesini vâcip görmüşse de, fakihlerin çoğunluğu
mazeret sebebiyle bu kimseden mükellefiyetin ve kazâ borcunun sâkıt
olduğu ve mirasçıların da fidye vermesinin gerekmediği görüşündedir.
İmkân bulduğu halde orucunu kazâ etmeden vefat eden kimse hakkında ise,
fakihlerin çoğunluğu, Hz. Peygamber'in oruç borcuyla ölen kimse adına
her bir gün için bir fakirin doyurulmasını emreden hadisinin (İbn Mâce,
"Sıyâm", 50; Tirmizî, "Savm", 23) genel ifadesinden hareketle
mirasçılarının fidye ödemesini gerekli görürler. Bir grup fakih de, Hz.
Peygamber'in, oruç borcuyla ölen kimse adına velisinin oruç tutmasını
tavsiye etmesini veya buna izin vermesini (Buhârî, "Savm", 42; Müslim,
"Sıyâm", 152; Ebû Dâvûd, "Savm", 41) esas alarak ölenin yakınlarının
onun adına oruç tutmasının câiz olduğunu söylerken, Zâhirîler bunun câiz
değil vâcip olduğunu ileri sürmüşlerdir. Fakihlerin çoğunluğu ise, ölen
adına fidye verilmesini emreden hadisi ve kimsenin bir başkası namına
namaz kılamayacağı ve oruç tutamayacağı yönündeki sahâbî görüşlerini
(Muvatta, "Savm", 43) esas alarak ve namaz, oruç gibi bedenî ibadetlerde
hiçbir şekilde -mükellefin hayatında veya ölümünden sonra- niyâbetin
geçerli olmayacağı genel kaidesini işleterek, ölen adına yakınlarının
veya üçüncü şahısların oruç tutmasını, namaz kılmasını uygun
görmemişlerdir. Bunlar mezkûr hadisteki "yerine oruç tutma" ifadesiyle
oruç yerine geçecek olan fidye vermenin kastedildiğini, Hanbelîler başta
olmak üzere fakihlerin bir kesimi de bu istisnaî hükmün ramazan orucu
için değil de ölenin adayıp da yerine getiremediği adak oruç borcu için
geçerli olabileceğini söylerler.
Mükellefin oruç borcunun vefatından sonra fidye ödenerek düşürülmesi
(ıskat-ı savm) arzu ve teşebbüsünün, sürekli mazereti sebebiyle oruç
tutamayan veya geçici mazereti sebebiyle oruç tutamayıp daha sonra da bu
orucunu kazâ edemeden vefat eden kimselerin durumuyla sınırlı kalması
beklenirken hangi dönemde başladığı tam olarak bilinemeyen fakat hicrî
II. asrın sonlarına doğru ortaya çıkmış olması muhtemel olan bir yorum
ve kıyaslama ile, sağlığında mazeretsiz olarak oruç tutmamış ve kazâ da
etmemiş kimse adına vefatından sonra fidye verilebileceği ve bu fidyenin
ölenin oruç borcunu ıskat etmesinin muhtemel olduğu görüşü gündeme
gelmiş ve uygulama alanına girmeye başlamıştır. Bu görüş, sağlığında
mazeretsiz olarak oruç tutmayıp kazâ da etmeyen kimsenin vefat etmekle
kazâ etme imkânını yitirdiği için, mazerete binaen oruç tutamayan
kimsenin durumuna kıyasen bu kimse adına da fidye verilebileceği,
vasiyeti varsa kıyasın daha güçlü olacağı gerekçelerine sahiptir.
Hanefî kaynaklarında, İmam Muhammed'in ölenin vasiyeti olmasa bile
mirasçıların onun oruç borcu için fidye vermesinin Allah'ın dilemesine
bağlı olarak yeterli olacağını söylediği rivayet edilir. Ölen adına
yakınlarının oruç tutabilmesinden söz eden hadisin ve İmam Şâfiî'nin bu
yöndeki eski görüşünün daha sonraki dönem Şâfiî literatüründe geniş bir
yoruma tâbi tutulup kasten terkedilen ve kazâ da edilmeyen oruçlar dahil
her türlü oruç borcu için söz konusu edildiği, ölen kimse adına oruç
tutacak kimsenin onun yakını olmasının şart görülmediği, yakınların
bilgisi olsun olmasın üçüncü şahısların da ücretli-ücretsiz böyle bir
oruç tutabileceği görüş ve tartışmalarının yer aldığı görülür. Sonuç
itibariyle, âyette sadece oruç tutmaya gücü yetmeyen sürekli mazeret
sahibi kimseler için öngörülen fidye yoluyla telâfi mekanizması, konuluş
amaç ve anlamını aşarak, mazeretli veya mazeretsiz olarak orucu
terkedip, kazâ edemeden ölen herkese teşmil edilmiştir.
Her ne kadar içerisinde mâsum ve insancıl duygular barındırdığı iddia
edilebilirse de ıskat-ı savm ve ıskat-ı salât anlayışının yeşerip, her
türlü mantıkî ve dinî ölçüler zorlanarak oldukça geniş bir kullanım
alanına kavuşturulması, ibadetlerin aslî fonksiyonlarının göz ardı
edilip, nasıl birtakım şeklî şart ve gösterilere indirgenmiş "borçtan
kurtulma törenleri"ne dönüştüğünün bir göstergesi mesabesindedir. Ruhun
Allah'a yükselişini sembolize ettiği gibi, kişinin kendini geliştirip
ispat etmesine katkı sağlayan ve insan için daha birçok mânevî ve derunî
yararlar içeren ibadetlerin sıradan bir borç ödeme çerçevesinde
değerlendirilmesi, ibadetlerin ruh ve amacına aykırı olduğu gibi,
insanların sağlıklarında ibadetleri ifada tembellik etmesine ve ihmalkâr
davranmasına da yol açabilmektedir.
Vefat eden kimsenin yakınlarının müteveffanın uhrevî mesuliyetini
azaltacak bir şeyler yapabilme yönündeki iyi niyeti anlaşılabilir bir
durumdur; fakat bu niyetin doğru kanalize edilerek şâri` tarafından
öngörülmüş genel ölçüleri aşmayacak biçimlerde gerçekleştirilmesi
gerekir. Şâri`, mevcut biçimlerin saptırılması neticesinde oluşan
biçimlere göre değil, kendi önerdiği ölçülere göre davranılmasını ister.
Ramazan ayında takviye olarak kullanacağınız %100 bitkisel ürünleri görmek için tıklayın..